
I am a little bettle
I am not special
I am not strong
one day I stole my mother's fate
she got angry
so I am lonely
I live in the beds of the lonely ones
I eat hairs
I drink tears
I love blank walls
Sigara yasağının geldiği yıldı. Kaldırımlarda, otobüs duraklarında içiyorduk. Köpeklere çorbalık alıyorduk. Eldivenlerimizi hep evde unutuyorduk. İki odalı ev. Bodrum kat. Kış soğuk. Elimizde sıcak çay camdan ayakları izliyorduk ve tablolarda bir sürü bacak görüntüsü. Saksılardan rüzgar güllerimiz çalınıyordu. Evin arkasında kedi çeteleri. Komşunun camındaki meraklı kedi ve lübiteldeki soluk görüntüsü. Otobüsler gırla insan. Meydanlar gırla insan. Çabuk sevebilenlerdendik. Çabuk nefret edebilenlerdendik. Çöplere merak duyanlardandık. Pazarları sevenlerdendik. Yerde üç gün durdu bilye. Yemek masasının altında. Televizyon izlenmediği halde açıktı hep. Karıncalı ekran sesi. Duvarlar ipince, sesler geliyordu. Gece 4. Bir kadın, bir adam, sevişirken. Her saat başı çalan saatin sesini, romantik bir adam piyano başında sanıyorduk. Piyano olmadığını anlayınca bir daha duymadık o sesi. Hep kavgayla yatağa girmek vardı o zaman. Uyuyup uyanıp barışmak vardı. Uykumuzda sayıklıyorduk. Yorgan küçük geldiği için sarılıyorduk. Hep kıştı sanki. Erkekler horlar, kadınlar horlamaz. Belediye çukurlarına yağmur suları dolar. Çerçeveler boş. Buzdolabı arada hayata dönerdi. Aşağıdaki ailenin köpeğinin adı Daisy’ydi. Camdan sarkıp arada onu izlerdik. Kadın dört mevsim halı yıkardı. Yazın neşeyi çağrıştırırdı halı yıkamak, kışın fakirliği. Küçük mahallelerden gelme çocuklardık. Halı yıkayan, cam silen kadınlara üzülürdük nedense. Bir aşağı, bir yukarı yürürdük. Sarhoş Mehtap afişi asılıydı duvarda. Semtin yaşlı Ermenileri şapka takardı genelde. Kadınları tam kadındı. Camlarında çiçekleri vardı. Duvarlarında bir sürü fotoğrafları vardı. Hep yaşlı ev sahipleri olmaları gerekirdi sanki. Onlardan bir şeyler çalmış gibi hissederdik. Hiçbir şeye bir başlık seçemezdik. Akşam haberlerini izlerken çekirdek çitlerdik. Tuzundan yanardı dudaklarımız. Biz de herkes gibi miydik? İki odalı ev. Bodrum kat. Uyumaya gidince herkes yalnız hissederdi. Televizyonun ışığı açık kalırdı, bilgisayarın ışığı açık kalırdı, radyonun ışığı açık kalırdı. İlk uyanan gözünü ilk açandı, kilidi ilk açandı, şemsiyeyi ilk açandı. Gerisi hep uyuyakalırdı.
Aptallıktan dem vuran aptalların ülkesindeyiz. Dümdüz uzanan yolun başında durmuş sana el sallıyorum. Sen sağdan gideceksin, ben soldan. Senin yolun çiçekli çimenli, benimki çakıllı. Güneş damarlarımı eritene kadar takip edecek beni, yeleğimin düğmesini çıkarıp ağzıma atacağım, sonra yiyeceğim güzel görünümlü meyve beni öldürecek kadar zehirli aslında. Rüzgâr cesedimi ölü sazlıklara sürükleyecek, şu yolun iki yanında uzanan sazlıklar. Ölü bedenimi bile bulamayacaksın. O yüzden el sallıyorum şimdi sana. Dün o bataklıktan gelen leş kokusuna lanet edip burnumuzu tıkıyorduk. Orada öylece uzanırken anlayacağım ki benim gibilerin kokusuymuş o. Kediler, köpekler, tavşanlar, kurbağalar… Hepsi var. Burada olsan ne güzel olurdu.
Havva uyumak istiyor. Adem bırakmıyor, düzüşmek istiyor. Yapraklar üzerinde bir o tarafa, bir bu tarafa savuruyor Havva’yı. İşi bitince de Adam suçu Kadına atıyor.
Adem ile Havva yasak elmanın ilk şehvetli anlarını yaşarken onları izleyen Tanrı’yı düşündüm, elleri yavaşça bacak aralarına doğru giden melekleri, kendine eş bulmak için yayını geren Eros’u. Şeytan bile arzulamamış mıydı Havva’yı? Havva elmayı yedi, gök gürledi, yer sarsıldı, hayvanlar çığlık attı. Sevinçten olmalı! Bir yaprak yetmez şehveti örtmeye. ‘Hani nerede Adem! Dudaklarım onu özler!’
Saçlarımdan süzülen sular sigaramı söndürmüş. Dumanın hiçbir zaman pencereden çıkmaya niyetli olmadığı, saçlarıma yerleşmek istediği marka sigara içiyorum. Devlet zam yapıyor ben yine, daha çok içiyorum. Ölüme bile zam geliyor. Tavanda kırmızı bir elma asılı, tam gözümün önüne kondu ben doğar doğmaz ama yasaklandı aynı dakika. Ancak yalayabiliyorum onu gizli gizli Tanrı’nın uyuduğunu tahmin ettiğim anlarda. Ben böyle işkence edilen küçük kızlardanım Havva gibi, sonra bir anda büyük kadın yapılan.Tanrı uyur mu? Tanrı uyur ama Şeytan uyumaz. Bu elma o kadar güzel kokuyor ki, rujumun renginde kırmızısı. Ah, küçük bir ısırık. Hoşça kal cennet…
Neden ki… Saçlarımın bu toprak kokusu, içine çekip ciğerlerine alamadığın… Ağlamayı sevmeyişin gibi sanki saçlarımı okşayışın. Film negatiflerine hapsedişin bütün eski kadınlarını, güneşe hep gözlüklerinin ardından bakışın gibi… Geldim, sevdim ve öptüm seni. Uyudum, uyandım ve sevdim. Dudakların ne sıcak dedin, ellerin bir o kadar soğuk. Şaraptandır dedim. Kırmızı şarapta yüzen ağlak ve sarsak turuncu Japon balıkları vardı röntgenimde. Ciğerlerimde yaşıyorlarmış uzun zamandır, ondanmış tüm bu heyecan. Al onları içimden dedim doktora. Olmaz dedi alamam. Alırsam çok sıkılırsın. Senin de Japon balıkların var mı içinde?
Çay yaparım sana. Bu gece gelirsen… Şarap kadehinde içeriz istersen. Japon balıklarımızdan konuşuruz, onlar olmasaydı ne kadar sıkılacağımızdan, oradan buradan… Çayın ısısıyla buğulanmış camın önünde bekleyen kediyi gösteririm sana, yoğurt kabından su içişini izlersin. Alışveriş listesine attığım tikleri de gösteririm, Harbiye’de bulduğum melekli nota kâğıdını da sizin evin arka sokağında, geçen seneki doğum günü hediyelerimi de gösteririm, gömleğimin yakasındaki ütü yanığını da… İçindeki ağlak ve sarsak turuncu Japon balığına adımı koyarsın, ben soğuyan çayı ısıtırken sarhoş ellerimle. Ne çabuk sarhoş oldun dersin. Kadeh elimden düşer. Benim ellerim kanamasın diye sen toplarsın parçaları. Senin kesiklerinden akan kanları emerim ben sonra…
Sahipsiz kalmış kanatlar gibi yere çakılıyorum. Hikâyeler okuyarak, masallar dinleyerek ağlıyorum ve diyorum ki ‘Bu su izi bizi denize götürecek mi?’ Sen de olmasan ne çok ölürdüm, ne çok yüzerdim kayalıklarda. Son anda oltadan kaçan bir balık gibi umutlu olurdum belki de… Bir saniye sonra başka bir ağa takılarak öldürürdüm ‘umut’ isimli tüm çocukları. Çocuklar zihin sarhoşu… Çocuklar 27 Oscar ödüllü oyuncu... Çocukken öyle mutsuzdum ki… Yatakta annemle babam arasından kıvrılıp kurtulmayı başaramazdım. O yüzden çok sevdim tavanları. Ya da o yüzden bu kadar tiksindim, bilemiyorum. Komşu evlerde içilen iğrenç musluk suları bence çocukluk, inşaatlarda porno dergiler bulmak, birbirinin yara kabuğunu yolmak, siklameni küfür sanmak… Anneler ve oğulları… Babalar ve kızları… Kadınlar ve kocaları… Uçup bir daha geri gelmeyen balonlar… En çok onları özlüyorum. Pazar yerinde direklere sarılıp ağlardım bir uçan balonum olsun diye. Annemin cüzdanından çaldığım paraları merdiven altına saklardım dünyanın en büyük uçan balonunun alabilmek için. O zamanlar çok çocuk vardı…
Yüzüme taktığım bir öpücük kadar sahte belki de. Neden o çiçeği o çayhane masasında bıraktım. Onu mezarsız ölüme terk ettiğim için suçluyorum kendimi bu gece. Neden ayakkabılarımı ayrı ayrı bıraktım kapı önünde. Birbirlerini daha çok özlesinler diye mi?
Sana ne yaptım da sevmedin beni? Ayakkabılarına hep iyi davrandım oysaki… Saçlarını hep özenle taradım. En çok da özenle öptüm dudaklarını... Dudakların bana küsmesin.
Ellerinin ellerime küstüğü gün ben de bir çocuğun kalbini kırdım. Bilmiyorsun tabi, ben daha çook kötülükler yaptım… Elimde bir şişe şarapla döndüm o gece eve, para isteyen şarapçıdan sakındığım parayla aldım o bir şişe şarabı. Oturdum, o adam üşüyordur şimdi, yalnız hissediyordur kendini diye ağladım sonra. Bile bile ellerini getirdim aklıma, mor, şiş ve kesik… Daha çok ağladım. Sen olsaydın bu kadar kötü olmazdım. Sen peri diyince peri olurdum ben, melek deyince melek, prenses deyince prenses. Biberler, patlıcanlar kuruturdum sana. Göğüslerimin arasına yaseminler koyardım her gece. Memelerimden çıkarıp mis kokulu paralar verirdim. Kitap okurken gelir ensenden öperdim seni, elimdeki bir bardak çayın yanında. Anlattığın gibi. Annen gibi.
Ellerini çok uzaklara gönderdin sen şimdi. Ellerim çok ağladı, çok üşüdü. Uzanıp ellerini tuttukları montunun cebi… Gizli buluşma yeri… Birkaç dikişi yırtılmış… ceplerin de mi beni özlemedi?